Portakal, mandalina ve begonvil ağaçlarının yamacında (begonvil’in hastası oldum, bu nasıl bir çiçektir-kokudur böyle-insan bu kokunun verdiği aşkla tüm saçmalıklara eyvallah çekebilir) Finike, Kumluca, Hasyurt, Mavikent, Phaselis ve Beykonak istikametinde yol alıyorum. Buralar yeşillik cenneti tadında… Bir yanımızda deniz, diğer yanımızda ise Akdeniz’in engebeli dağları.
Antalya, mevsimi ve ağırladığı turist karmaşası nedeniyle hep uzak düşse de kafama, bu defa bu toprakların muhabbeti tadında insanlarıyla hemhal olmak, güzel geldi, İstanbul yorgunu bünyeme. Tabii bir de havasının nemi olmasa! Akdeniz’in kasaba insanını, bir de muhabbet masasında görmeniz gerek, zira insanın ömrüne ömür kattıkları kesin. Ki damak çatlatan lezzetlerine hiç girmiyorum bile. (Belki yolunuz düşer niyetine; Finike’de bir derenin kenarına konuşlanmış Büke Balıkevi’nde balık-anason ve roka ziyafetini, veda ederken de derenin içinde muhabbetinize eşlik eden kazlara, ekmek atmayı es geçmeyiniz. Sonrasında seyreyleyin kaz cümbüşünü.) Doğa, tüm heybetiyle bu kadar yerli yerinde kendini göstere dursun, insanlık hallenmelerimizin evrene düşen sureti, pek bir komik ve pek bir fena… Şimdi bu dingin deniz koynuna ilişmiş Finike teknelerine ve tepelerine bakınca “insan başka ne isteyebilir yahut ne eksik gelebilir ki” diye sormadan edemiyorum.